Son günlerde epey keyifli (ve bazen de ürpertici) bir meşgalem var: Efsaneler; özellikle de doğaüstü öğelere sahip olanlar. Batı Trakya’da nesilden nesile aktarılan bu tür söylentileri elimden geldiğince derlemeye çalışıyorum. Bu işe “bizim köyün” söylentileriyle, yani anneannem ve dedemin köyü olan Çepelli’nin söylentileriyle başladım.
Çepelli (Yunanistan’a dâhil olduktan sonra devlet tarafından verilen Yunanca resmi adıyla Mishos) hakkında biraz bilgi vermek gerekirse, Rodop ilinde “Yaka” bölgesi adlı bölgede, Gümülcine’ye yaklaşık 10 kilometre uzaklıkta bulunan, görkemli Rodop dağlarının eteklerinin hemen altında, asıl nüfusunun tamamı Türk olan, yaklaşık 800 kişinin yaşadığı, yedi mahalleye sahip bir köy. Batısında Müsellimköy ya da Büyük Müsellim (Mega Pisto), doğusunda ise Türk-Yunan karışık nüfusa sahip Bulatköy (Asomato) bulunuyor. Çepelli köyünün içinden Kocaçay (Travos) adlı müthiş bir doğa harikası olan akarsu geçiyor. Kocaçay’ın batısında köyün kalanından biraz uzakta bulunan Taşlıkmahalle (Petrota) yer alırken, çayın doğu tarafında köyün kalanı bulunuyor.
Aktaracağım iki söylence de görkemli dağlardan akıp gelen bu Kocaçay’da geçiyor. İlk aktaracağım söylence gerçekten ilginç, benzerine pek rastlayamadığım türden.
Adamkaya
Kocaçay’ın doğu yakasında oldukça garip bir kaya bulunuyor. Bu kaya uzaktan bakıldığında kafası, gövdesi ve omuzlarıyla adeta bir insanı andırıyor ve bu yüzden “Adamkaya” adı veriliyor. Ancak bu kayaya bu adın verilmesinin tek sebebi “adama” benzemesi değil, bir zamanlar gerçek bir insan olması!
Köy halkı arasındaki söylentilere göre yıllar önce, uzun yıllar önce bir çoban para sayarken güçlü bir poyraz esmiş ve paralar uçup gitmiş, çayın akıntısına kapılıp dağılmış. Bu olaya çok öfkelenen çoban, poyraza sövüp saymış, tam o anda da birdenbire kayaya dönüşmüş. Bu efsane yakın zamana kadar halkın dilinde yaşamaktaymış. Şimdilerde ise Adamkaya’nın çevresi çamlık olduğundan, çamlarla kaplı olduğundan Adamkaya’yı görmek pek mümkün değil. Bu nedenle de bu efsaneyi de duymak artık pek mümkün değil.
Bu “Adamkaya” söylencesine önceden de aşinaydım, birkaç sene önce böyle bir efsanenin varlığından haberdar olmuştum ama şimdi anlatacağım bu ikinci söylenceyi ise ilk kez bugün öğrendim. Az önce belirttiğim gibi bu söylence de Kocaçay’da geçiyor ve bu söylenceyle bağlantılı gerçek bir olayın kurbanı da az önceki Adamkaya’da olduğu gibi bir çoban.
Şimdi anlatacağım bu ikinci söylence Adamkaya söylencesine kıyasla oldukça tüyler ürpertici, rahatsız edici ve acayip. Yaşanmış gerçek bir olay da bu söylenceyi oldukça korkutucu kılmakta.
Kanlı Büvet
Kanlı Büvet, Kocaçay’da “Mina’nın değirmeni” olarak anılan eski değirmenin 150–200 metre kuzeyinde, çayın en dar olduğu bölgede bulunan küçük bir göl; “gölmüş” demek daha doğru olur, ben oraya hiç gitmedim, böyle bir yer olduğunu ve söylentileri az önce de belirttiğim gibi ilk kez bugün öğrendim.
Kanlı Büvet’in öyküsü şu şekilde, bana anlatılanları aynen aktarıyorum: “Kanlı Büvet’te, çok eski yıllarda, bazı kişiler gerek yıkanırken gerekse kıyısındaki taşlar üzerinden geçerken düşerek boğulup ölmüşlerdir. Bu yüzden bu göle Kanlı Büvet denmektedir. Eskiden insanlar Kanlı Büvet’in yanından geçerlerken kulaklarına bazı sesler, anlaşılamayan konuşmalar şeklinde oldukça garip ve korkunç sesler gelirmiş. Bu seslerin orada boğularak hayatını kaybeden insanların sesleri olduğu söylenmektedir.”
Bu söylenceyi daha da korkunç kılan gerçek bir olay da yaşanmış. Olay 1947 ya da 1948 yılında Kanlı Büvet’in yaklaşık 50 metre güneyinde bulunan başka bir küçük gölde yaşanmış. Bu gölün adı ise “Bent”miş. “Büvet” ve “Bent” sözcüklerinin kökeni hakkında pek fikrim olmadığını da belirtmek isterim.*
Bent’te yaşanan bu olaya çocuk yaşta tanık olan dedem olayı şöyle anlatıyor: “Amcam bu elli metre güneydeki değirmende çalışıyordu. Benden iki yaş büyük olan amcamın oğlu ile çayın içinde oynuyorduk. O sırada bir çoban kardeşiyle birlikte, gölde yıkamak için koyunlarını getirdi. Çoban koyunları teker teker göle atıyor, yıkanan koyunlar kıyıya çıkıp silkeleniyordu. Bütün koyunlar yıkandıktan sonra çoban, ayağında uzun bir don, üstü çıplak halde kendi de yıkanmak için göle atladı. Biz çobanın kardeşiyle beraber kayaların üzerinde oturuyorduk. Bir hayli zaman geçti ve çoban görünmüyordu. Biz işin farkında değiliz. Yanımızdaki çobanın kardeşi ağlamaya başladı. Biz de durumu farkedip koşarak değirmene, amcamın yanına gittik. Kendisine durumu anlatınca eline uzun bir sırık alıp koşarak geldi. Gölü sopayla yoklamaya başladı, bir şey bulamayınca koşarak köye geldi, biz de ardından geldik. Göle gidildi, askerden yeni geni gelmiş biri beline bir urgan bağlanarak göle bırakıldı. Uzun bir aramadan sonra suyun girdap yaptığı yerden çobanın cesedini çıkardı. Köy halkının yarısı oradaydı. O gün Çepelli halkı büyük bir yasa boğuldu. Yıllar sonra o çobanın oğlu askerlik yaparken içinde bulunduğu aracın suya devrilmesiyle boğularak hayatını kaybetti.”
Mevcut olan efsanenin yanı sıra böyle bir olayın yaşanması efsaneyi çok daha güçlendirip, yayılmasına katkı sağlamış olsa gerek.
İşte Çepelli köyünden biri ilginç, biri korkunç iki söylence… Şimdi yüzeysel olarak bu söylenceleri ve daha fazlasını detaylarıyla yazacağım. Sadece Çepelli köyünden daha birkaç tane efsane var. Batı Trakya gerçekten sandığımdan çok daha fazla efsaneye sahipmiş. Şu ana kadar kimse yapmadığına ve görünüşe göre yapmayacağını anlayınca “birinin de bunları derlemesi gerek” diye düşünerek başladığım bu çalışmayı kayda geçmedik tek bir tane efsane bile kalmayıncaya kadar devam ettirmeyi düşünüyorum.
1 Mart 2021, Gümülcine
C.H.
*Yazarın Notu: Yazıyı yazdığım zaman bu iki sözcüğü bilmiyordum. Bent yani su bendi, akarsu üzerinde kurulan, suyun akış özelliklerini ve su seviyesinin yüksekliğini değiştiren bir engel ya da bariyer anlamına geliyor. Büvet ise öz Türkçe bir sözcük, gölet, su birikintisi, gölcük, bataklık anlamlarına geliyor.
İlk olarak 1 Mart 2021 tarihinde Alepu’da yayınlandı.