Bir takım kişiler ve kişi grupları, sanki Osmanlı’da çok yüksek bir uygarlık ve bilim varmış gibi, Harf Devrimi’yle birlikte “bir gecede cahil kaldık” diyerek kendi ideolojilerinin propagandalarını yapıyorlar. Bu “bir gecede cahil kaldık” lafı, en iyi ifadeyle komiktir. Zaten sosyal medyada bu tür saçmalıkların mizahı yapılıyor. Böyle bir lafa da ancak mizahla karşılık verilir.
“Bir Gecede Cahil Bırakıldık” Diyen Felsefeci(ler)
“Bir gecede cahil bırakıldık”, “kültürel soykırıma (!) uğradık” diyenler arasında eğitim görmüş insanlar da var. Ne yazık ki böyle iddiaları dile getiren felsefeciler bile var. “Ne yazık ki” diyorum, çünkü bu felsefecilerin o çok hayran oldukları Osmanlı’nın tarihinde bir tane bile felsefeci yetişmedi. Yedi yüzyıl boyunca çok geniş bir coğrafyada hüküm süren bu devletin topraklarından bir tek felsefeci çıkmadı.
Felsefeyi “küfür” olarak gören bir düşünceyi savunandan da nasıl felsefeci olur hiç anlamamışımdır. “İslam’ın Altın Çağı” diye –tabii ki yanlış olarak– anılan dönemde müslüman kültür ikliminde Antik Yunan bilim ve felsefe yapıtlarının keşfiyle yaşanan kısa süreli bir entelektüel sıçrama, Gazali’nin bunları küfür olarak yaftalamasıyla son buldu. Gazali felsefeye savaş açarak dinini kurtardı, İslam’ın yayıldığı topraklarda akıl kuraklığı egemen oldu. O zamandan beri de zaten müslüman dünyası şu anda bildiğimiz gibi.
Cumhuriyet’le, Atatürk’le ve Türk Aydınlanmasıyla –hatta Türk ulusuyla– sorunu olan bu kişiler bu kişiler elbette Harf Devrimi’ne ve Dil Devrimi’ne, yani Türkçeye yeniden can verilmesine nefretle yaklaşacaklardır. Öyle de yapmaktadırlar.
Osmanlı’da Entelektüel Birikim
Osmanlı’da bir entelektüel birikim yoktu. Gerçek anlamda entelektüel diyebileceğimiz kişiler –gerçek anlamda diyorum– özellikle son dönemlerde (XIX. yy ortası) yetişmişti, bunların sayısı da İstanbul’un tepe sayısını pek geçmezdi. Onlar da imparatorluğun batı kısımlarında Avrupai etkinin bulunduğu ortamlarda yetişmiş kimselerdi. Bazıları da doğrudan Avrupa’da eğitim görmüştü.
XIX. yüzyıl öncesi Osmanlı’da yetişmiş olan “entelektüel” diyebileceğimiz birkaç müstesna, ileri zekâlı kişinin (Evliya Çelebi, Kâtip Çelebi gibi) varlığı, toplu bir entelektüel birikim olduğu anlamına gelmez. Bu kişilerin aşmış insanlar olduklarını gösterir.
Sözü fazla uzatmaya gerek, Osmanlı’da bilim, felsefe, entelektüelite yoktu. Yoktu işte… Dinin ya da başka bir dogmatik düşüncenin (örn. siyasal ideolojiler) belirleyici –ve yapısı itibariyle kısıtlayıcı– olduğu yerden bilim, felsefe, entelektüelite falan filan çıkmaz. Böyle yerlerden ulema çıkar, tarikatçılık çıkar, şeriatçılık çıkar, köhne fikirler çıkar.
“Ama Japonlar da Yazılarını Değiştirmediler”
Harf Devrimi karşıtlarının sık başvurdukları argümanlardan biri de Japonların da yazılarını değiştirmedikleri, buna rağmen geliştikleridir.
Bu argümanı öne süren bir kişi öncelikle kendi iddialarıyla çelişmektedir, Japonya’nın yazısını değiştirmeyip geliştiğini vurgularken kendi toplumunun gelişmemiş olduğunu kabul etmektedir.
Japonya’nın koşulları ile Türkiye’nin koşullarını bir tutmak zaten yanlıştır. Japonya’da modernleşmeye ve ilerlemeye ısrarla ve şiddetle karşı çıkan, düşmanlık eden gruplar yoktur. Japonya’da ve diğer Doğu Asya ülkelerinde dinsel fanatizm ve buna bağlı olumsuz etkenler yoktur. Bu yüzden ilerleme Japonya’da nispeten kolay bir şekilde gerçekleşmiştir.
Rusya ve Çin’de de Yazıya Dokunuldu
Harf Devrimi’ne karşı çıkan bazı kişiler de “Rusya’da devrim oldu, yazıya dokunulmadı, Çin’de devrim oldu yazıya dokunulmadı” demektedirler. Bu külliyen yalandır.
Ekim Devrimi’nden sonra Rusçanın alfabesi yalınlaştırılmıştı. Bazı harfler çıkarılmış, ortografide değişiklik ve kolaylaştırmalara gidilmişti.
Eğer “Rusya’da alfabeye dokunulmadı” argümanıyla Rusçada Kiril harflerinin yerine Latin harflerine geçilmemesi kastediliyorsa, bu artık iyice saçmalıktır.
Kiril yazısı (İng. script, yazı sistemi anlamında) da tıpkı Latin yazısı gibi bir alfabedir. Bir kişi Kiril harflerini okumayı iki günde öğrenebilir, Rusçanın bu harflerle yazım kurallarını kısa sürede kavrayabilir.
Kiril yazısı Rusçanın ve diğer Slav dillerinin yazımına oldukça uygundur. Eski Slav dilinin –Eski Kilise Slavcası olarak bilinen dilin– yazımı için geliştirilmiş bir yazı sistemidir. Değiştirilmesine hiçbir gerek yoktur ve bir zorluğu da yoktur.
Ayrıca Çin’de de yazıya dokunulmuştur. Çin Halk Cumhuriyeti’nde Mandarin Çincesinin yazımı için binlerce yıldır kullanılan karmaşık karakterlerin bazıları sadeleştirilmiş ve daha kolay akılda kalır ve okunur hale getirilmiştir. Google Çeviri’de yanında Basitleştirilmiş ifadesi bulunan bu Çince, ÇHC’de kullanılan reforme edilmiş Çincedir.
3000 Yıl Önce Japonca Yazıya Geçirilmemişti
Japonların “3000 yıl önce kendi alfabeleriyle (!) yazılan yazıları okuyabildikleri” de külliyen yalan. Öncelikle 3000 yıl önce Japonca daha yazıya geçirilmemişti. Japonca yazıya geçirilince de Çin karakterleri kullanılmıştır.
Sonraları bu yazı sistemi Japoncaya uygun olmadığı için hiragana ve katakana adlı yazı sistemleri başta olmak üzere başka ek yazı sistemleri geliştirilmiştir. Bugün Japoncanın yazımında üç farklı yazı sistemi birlikte kullanılmaktadır: Kanji (Çin karakterleri) ile birlikte hiragana ve katakana.
Japoncanın bugünkü yazım biçiminin oturması gerçekleşeli çok da uzun zaman geçmemiştir. Bizdeki Tanzimat döneminde yapılan ve Tanzimat’a da benzeyen Meiji Restorasyonu olarak anılan modernleşme döneminde yazı sisteminde değişiklikler ve reformlar yapılmıştı.
“Kültürel Soykırım”
“Kültürel soykırım”, “milli hafıza kaybı”, “kültür katliamı”… Bu gülünç ifadeler, Harf ve Dil Devrimlerine karşı çıkanların sık kullandığı birkaç ifadedir.
Neymiş, Latin harflerine geçilince “geçmişle kültürel bağ tamamen kopmuş”, “ulusal bellek yok edilmiş”, “millet cahil bırakılmış (!)”, “bin yıllık kültürel birikim kaybolmuş”…
Harf Devriminin Tek Nedeni Arap Harflerinin Zorluğu Değildir
Yitirilecek sağlam, gurur duyulacak bir “kültürel birikim” bulunmadığı gibi iyi ki de Harf Devrimi ve Dil Devrimi olmuş, imparatorluk döneminin egemen düşünce sistemiyle bağ kopmuş. Verilecek en iyi yanıt budur.
Her şeye rağmen eski zihniyetle bağ ne denli kopmuş, ne denli kopmamış tartışmaya açıktır. Acaba bir de Harf Devrimi olmasaydı ne olacaktı? Düşüncesi bile tüyler ürpertmeye yeterlidir.
Harf Devrimi’nin gerçekleşmesinin tek nedeni Arap harflerinin zor ve Türkçenin yapısıyla uyumsuz olması değildir. Harf Devrimi ve tabii ardından gelen Dil Devrimi’yle, yaklaşık bin yıllık İslami geçmişten, İslam dünyasının kültürel ikliminden, köhne medrese zihniyetinden, yüzlerce yıllık taassuptan kopulmuştur.
Tam olarak –ne yazık ki– kopulamamıştır ancak amaçlananın tümüyle kopmak olduğu su götürmez bir gerçektir.
Dil düşünce yapısını doğrudan ya da dolaylı yoldan, bir biçimde etkiler. Modern dünyanın kullandığı Latin harflerine geçilmesi de bu yüzden gayet isabetli bir adım olmuştur. Dil Devrimi’yle de –yarım kaldığı için tümüyle ol(a)masa da– Türk düşüncesi Ortadoğu kültür ekseninden kurtarılmıştır.
Türkçe de önemli ölçüde yabancı dillerin boyunduruğundan kurtulmuş, kendini toparlamıştır.
Osmanlı’da Kültürel Birikim
Gelelim “kültür” konusuna… Osmanlı’nın kültürel tarihinde, kaç özgün yapıt vardır? Çok az. Bunların kaçı gerçekten çok önemlidir? Çok çok azı.
Bilimsel ve felsefi eserler zaten yoktur.
Sürekli kendini tekrar eden bir yerden sonra sembolik anlatımın aşırıya kaçmasından dolayı anlaşılmaz bir hale gelen divan edebiyatı dışında kayda değer olan edebi eserler kaç tanedir?
Bu mu kültürel birikim? Bu nasıl bir birikimdir?
İsteyenin Arap Harflerini Öğrenmesinde Engel Yoktur
Eğer bir kişi eski metinleri orijinalinden okumak isterse ve gerçekten azimli ve meraklıysa kısa sürede Arap-Fars yazısını gayet iyi bir biçimde öğrenebilir. Öğrenmesinin önünde bir engel yoktur.
Yeterli olmasalar da, sayıca az olsalar da, eski yapıtlar yine de tarihimizden bize kalan, korunması gereken miraslardır.
Ancak birileri bu eserleri bu kadar okumak istiyor diye herkes bu eski yapıtların orijinal metinlerini okuyabilmek için eski yazıyı öğrenmek zorunda değildir. İsteyen öğrenir orijinalinden okur, isteyen çeviriyazısını okur, istemeyen de hiç okumaz, söz konusu yapıtların birçoğunu okumaya hiç de gerek yoktur.
Osmanlı’da Okuryazarlık
Osmanlı döneminde çok çok az kişi okuma yazma biliyordu. Bazı sahtekârlar Osmanlı nüfusunun % 60’ının okuma yazma bildiğini iddia etse de gerçekler bu hayalden çok farklıydı.
Harf Devrimi’nin Başarısı
1928 yılında gerçekleşen Harf Devrimi’nden bir yıl öncen yapılan nüfus sayımı verilerine göre okuryazarlık olanı erkeklerde % 12,99, kadınlarda ise sadece % 3,67’dir; yani nüfusun yalnızca % 8,61’i okuma yazma bilmektedir. (28 Teşrinievvel 1927 Umumi Nüfus Tahriri, Fasikül 3, Usuller Kanun ve Talimatnameler Neticelerin Tahlili)
1924 yılına gelindiğinde, taa İbrahim Müteferrika döneminden beri (yaklaşık 200 yıl) yalnızca 30 bin Türkçe kitap basılmıştı. Latin harflerine geçildikten sonra sadece ilk 15 yılda 31 bin kitap basıldı.
Bu, Harf Devrimi’nin neyi başardığına dair sadece küçük bir örnektir.
Osmanlı’da XIX. yüzyıl öncesi okuryazarlığa dair –anlaşılabilir nedenlerden ötürü– hiçbir veri yoktur. Cumhuriyet dönemine dek okuma yazma oranı ölçülmemiştir.
XIX. yüzyılın sonlarından itibaren okuryazarlık oranı en iyi olasılıkla %15 civarı olmuş olabilir. XX. yüzyılın başlarında çıkan savaşlarda okuryazarların önemli bir kısmının yaşamını yitirdiği de göz önünde bulundurulmalıdır.
1897 Yılında Bulgaristan Türklerinde Okuryazarlık Oranı
Osmanlı’da okuryazarlığın ölçümü yapılmamıştı ama Osmanlı’dan kopan topraklarda yapıldı. Örneğin, 1897 yılında Bulgaristan’da askere alınan Türklerin yalnızca % 5’i okuma yazma bilirken, bu oran Bulgar ve Yunanlarda % 56, Yahudilerde % 84, Ermenilerdeyse % 80’dir. (Ivan Ilchev, To Call You a Bulgarian is the Greatest Joy for Me, “Notes”)
Üstelik bu % 5’lik oran sadece o yıl askere alınanların oranıdır. Yalnızca erkeklerin askere alındığı da göz önünde bulundurulur ve en çok okuma yazma bilen kesimin genç erkekler olduğu anımsanırsa, 1897 yılı itibariyle Bulgaristan’daki Türkler arasında genel okuma yazma oranı büyük olasılıkla ve en iyi tahminle % 2-3 arasındadır. Bu da onlarca örnekten sadece biridir.
Harf Devrimi’ni eleştirenlere onların anlayacağı dilden şunu söylemek gerek: “Velhasıl kelam, bir gecede cahil kalmadın. Zaten cahildin, hâlâ daha cahilsin. Bu gidişle de cahil kalacaksın.”
Dil Devrimi
Harf Devrimi’ne saldıranların istisnasız hepsi Dil Devrimi’ne de saldırır. Dil Devrimi’ne saldıranların sayısı da daha fazladır. Dil Devrimi (1934), Türkçeyi Arapça ve Farsçanın boyunduruğundan kurtardığı için Arap kültürü sevenlerin hoşuna gitmemesi doğaldır.
Basra körfezinden, Cebelitarık boğazına dek onca Arap ülkesi var. Arap dilini ve kültürünü kendi dillerinden daha çok seven bu kişilere, o ülkelerden herhangi birine yerleşmelerini öneririm.
Asıl “Uydurukça” Lisan-ı Osmani
Dil Devrimi’ne karşı çıkanlar, akılları sıra “uydurukça” diyerek Türk diline hakaret ederler. Oysa asıl uydurukça Lisan-ı Osmani’dir, Osmanlıcadır. Üç dilin saçma sapan bir biçimde karıştırılmasıyla ortaya çıkan bu “dil” tam bir ucubedir.
Yaygın bir yanılgı da Osmanlı döneminde halkın da Arapça-Farsça-Türkçe karışımı bu ucube dili konuştuğunu sanmaktır.
Saray ve çevresinin günlük konuşma dili halkın günlük konuşma dilinden çok farklı değildi. Yazı dili (edebi ve bürokratik dil) ile konuşma dili ayrıydı. Konuşma dilinde daha az alıntı sözcük vardı, dolayısıyla halkın da anlamakta zorlanmayacağı bir dildi.
Osmanlı döneminde Osmanlıca, sarayın, ulemanın, vüzeranın, yani “kalburüstülerin” diliydi.
Dil Devrimi Yarım Kalmıştır
Hem, Harf Devrimi’nin aksine Dil Devrimi yarım kalmış bir süreçtir. Dilde özleştirme ne yazık ki, pek çok iyi şey gibi Atatürk’ün vefatıyla baltalanmıştır.
Dil Devrimi’yle başlayan ve yarım kalan özleştirme, devam etmeli, Türkçe Arapçanın boyunduruğundan tümüyle kurtarılmalıdır.
Batı dillerinden –özellikle Fransızcadan– Türkçeye geçen sözcüklerin dilde kalmasının bir kusuru yoktur.
Kökeni Batı dillerine dayanan sözcükler kullanmadan teknoloji gibi alanlarda iki cümle kurulamaz. Bu sadece Türkçe için değil, pek çok dil için geçerlidir.
Ancak, Batı dillerinden alınan bazı sözcükleri karşılayacak Türkçe sözcükler türetilmelidir. Türetilecek sözcüklerden kimi alıntı sözcüğün yerini alır, kimi ise ikili kullanımda varlığını sürdürür.
Kısaca, Harf Devrimi tamamlanmış bir süreçtir, gayet de gerekli ve iyi bir reformdur. Dil Devrimi de Harf Devrimi’yle aynı ölçüde gerekli ve iyi olmasına rağmen Atatürk’ün vefatıyla yarıda kesilmiştir. Dil Devrimi’yle başlayan dilde özleştirme bugün de devam etmelidir.